|
 |
Atatürk, ölümünden iki yıl önce şöyle demişti: "Türkiye Cumhuriyeti'nin
temeli kültürdür." Birçok özdeyişleri
var. Ama bu, onlar içinde özel bir yere sahip. Bir
büyük devrim, bundan daha güzel ve özlü bir biçimde anlatılamazdı.
Kemalist
Devrim, her şeyden önce bir "kültür devrimi" idi. Çünkü geri kalmış ülke devrimleri her şeyden önce bir
kültür devrimi olmak zorundadır. Bir
Fransız Devrimi'nde, toplumun altyapısı çoktan değişmişti. Kapalı tarım ekonomileri
geride kalmıştı. Feodal beyler güç yitirirken, sanayi ve ticaretin güç kazandırdıkları öne çıkmıştı.
Kırlar boşalıyor,
kentler gelişiyordu... Yeni bir düzen kurulmuştu. Yeni koşulların yarattığı, bir "yeni
insan" söz konusu idi. Fransız
Devrimi, temelde, "eskimiş kurum"ları yenilemekten öte bir anlam taşımaz. Yani, o değişen yapıya
ayakbağı olmaktan başka bir anlamı kalmamış olan kurumları... Oysa Anadolu devriminde,
ne değişen altyapı vardı, ne de yeni altyapının ürünü olan "yeni insan" .. Fransa'da devrimi
"yeni insan" gerçekleştirdi. Türkiye'de ise, devrim, "yeni insanı" yarattı. Yeni insan da "yeni altyapı"yı!
Gelişmiş ülkelerin
devrimcileri, değişmenin arkasından yürürler. Geri kalmış ülkelerin devrimcileri ise, değişmenin
önünden... Birisi katardır, birisi lokomotif.
Kemalizmin
erek aldığı "yeni insan", nasıl bir insandı? "Üreten,
hakça paylaşan, özgürce düşünen, kendi kendini yönetebilen" bir insan... "Kul"luktan, "yurttaş"lığa
geçmiş olan bir insan! Atatürk'ün,
devrimin temelini oluşturduğunu söylediği "kültür" nasıl bir kültürdü?
Laik,
demokratik ve ulusal bir kültür. Laiklik,
sorunlara aklın ve bilimin ışığında çözüm arayabilme yolunu açıyordu... Demokratiklik,
- kadın erkek eşitliği dahil - eşitliği ve özgürlüğü içeriyordu... Ulusallığın
ise iki yönü vardı. Bir
yandan, kendi tarihsel köklerine ve özkültürüne kadar gitmek... Öte yandan, O "ulusal öğeleri" - Atatürk'ün uygarlık
olarak nitelendirdiği - evrensel kültür değerleri ile beslemek. Ve
giderek varsıllaşan ulusal kültür ile uygarlığa katkı yapmak.
Atatürk'ün
"kültür devrimi" - bazılarının öne sürdükleri gibi - Anadolu insanını köklerinden koparmadı...
Tam tersine, Osmanlı döneminde unutulmuş ya da unutturulmuş olan geçmişi ile buluşturdu. Ve küçümsenmiş,
horlanmış olan "halk kültürü" ile tanıştırıldı. Atatürk
şu sorunun yanıtını araştırıyordu: "Türklerin
Anadolu'da bir aşiretten bir devlet kurmaları olanaksız olduğuna göre, bu olayın gerçek yönü nasıl
açıklanmalıdır?" Bir
yandan Anadolu'nun tarihi ve geçmiş kültürleri - binlerce yıl öncesine giderek - bir bütün olarak ele alındı
ve benimsendi... Bir yandan, Türklerin tarihi Orta Asya'ya kadar uzanarak araştırıldı... Bir
yandan da, Arap ve Fars kültürünün etkisi altında yozlaşmış Osmanlı aydının kültürü değil,
özgüllüğünü koruyan halk kültürü öne çıkarıldı. Tarih
devrimi, dil devrimi, harf devrimi, okuma seferberliği, halkevleri, halkodaları, Köy Enstitüleri, folklor araştırmaları,
hatta müzik devrimi... Hep - bu ulusallıktan evrenselliğe yönelen - "kendine dönüş"ün köşe taşlarıdır.
Atatürk için batılılaşma
bir "amaç" değildi. Sadece bir "araç"tı. Taklidin
her türüne karşıydı. Çünkü, "çağdaşlaşabilmek" için "yaratıcı olmak" gerektiğine
inanıyordu. Atatürk'ün
kültür devrimini "batılılaşma" sananlar, Kemalizmi hiç mi hiç anlamamışlardır!
|
 |
ATATÜRK ve BATI
|
Kurtuluş Savaşı
yeni bitmiş. Cumhuriyetin temel taşları konulmaya başlamıştı. Daha
sonra İngiltere tahtına oturacak olan Prens Edward, ülkesinin sömürgesi olan Hindistan'ı ziyaret ediyordu.
Top ve trampet sesleri arasında gemisinden indi. Ve büyük bir düş kırıklığı yaşadı.
Kendisini karşılamaya
sadece birkaç mihrace ile birkaç yerli görevli gelmişti. Üzgündü. Babası Beşinci George'a bir mektup yazdı.
"Acaba bu durum, Gandi'nin düzenlediği
bir aşağılama gösterisi midir?" İngiliz
Kralından gelen yanıt tarihe geçmiştir: "Hayır!
Bunun nedenini Mustafa Kemal'in açtığı Kurtuluş Savaşında aramak daha doğru olur..."
Batının
büyük devletleri, Kemalizmin kendileri için yarattığı tehlikenin bilincinde idiler. Bugün Ortadoğunun
çağdışı krallıklarını, şeyhliklerini kendi çıkarlarına uygun görenler; o
günlerde de Vahdettin'i destekliyorlardı. 1922
(?)'nin Şubatı'nda, Mustafa Kemal Avrupa'ya bir kurul göndermeye karar vermişti. Amaç Roma, Paris ve Londra'ya
Türk görüşünü anlatmaktı. Padişahın
ajanları, kurul üyelerinden Katip Kemal Bey'in evine gizlice girdiler. Gizli belgelerin fotoğraflarını
çektiler. Ve Vahdettin bu belgeleri, 6 Mart 1922 tarihinde, mabeyincisi ile İngiliz Yüksek Komiserliği'ne gönderdi.
O dönemle ilgili olarak, Yüzbaşı
Armstrong'un bşr raporunda şu satırlar yer almaktadır: "Padişahın
lehinde bulunmak bize göre en sağlam siyasetti. Her emrimizi yerine getirmeye hazırdı..." Vahdettin'in
güdümündeki İslamı Yüceltme Derneği'nin bildirilerinde şöyle deniyordu: "Yunan
ordusunun, halifenin ordusu sayılması gerekir.. Asıl kafaları koparılacak mahlûklar Ankara'dadır...
Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse, şeran kâfirdir..." Vahdettin'in
Adliye Nazırı Ali Rüştü ise, "Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini" istiyordu.
Şu
sözler, ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee'ye ait: "Yeryüzünde
hiçbir devrim, Kemalist Türk Devrimi kadar dünyada şaşkınlık yaratmadı." Toynbee
birkaç kez Türkiye'ye gelip incelemeler yapmıştı. Koşulları hazır olmadığı halde,
köklü bir devrimin hızla yükselmekte olduğunu görmüştü. "Mazlum milletler"in kalbi ve kulağı artık
Ankara'da idi. Daha şimdiden, "dünün harap kasabası" Ankara, Londra'nın önüne geçmişti. Atatürk
hiçbir yurtdışı geziye çıkmadığı halde; zamanın ünlü devlet adamları, krallar,
şahlar, başbakanlar, Ankara'yı ziyaret kuyruğundaydılar. Batı,
Atatürk'ten sonra devrimin yaşayabileceğine inanmıyordu. "Tek engel" ortadan kalkınca devrim çökecek ve
batı "Lozan'da verdiklerini birer birer geri alacak" beklentisi yaygındı. Batının en büyük umudu
da, Türkiye'deki "gerici güçler"di. Yani Atatürk'ü - ölümünden sonra - bizzat kendi ulusunun reddetmesiydi! Batı
Atatürk'ü istemedi, çünkü çıkarlarına aykırı idi. Ama bükemediği eli öpmek zorunda kaldı...
Zamanın İngiltere Başbakanı, kendi parlamentosunun önünde, çaresiz bir itirafta buluncaktı. "Böyle
bir dahi ancak yüzyılda bir çıkar. O da bize rastladı..."
Atatürk,
batının desteğini alarak batılılaşma yolunda adımlar atmadı; tersine, Kemalizm bir
anlamda batıya karşın batılılaşma anlamı taşıdı. Ama bu noktada, Atatürk'ün
"batılılaşma"dan ne anladığını iyi görmek gerekir. Daha 1923'te şöyle diyordu: "Biz
batı uygarlığını, bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Orda iyi olarak gördüklerimizi
kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlığı seviyesi içinde benimsiyoruz... Ülkeler çeşitlidir,
fakat uygarlık birdir ve ulusun ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması zorunludur. Osmanlı
İmparatorluğu'nun duraklaması, batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak, kendisini
Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi,
bunu tekrar etmeyeceğiz... Türkler bütün uygar ulusların dostlarıdır..." Peki
Türk Devrimi, acaba Fransız Devriminin bir taklidi midir? Atatürk
bunu da şöyle yanıtlıyor: "Fransa
Devrimi bütün dünyada özgürlük düşüncesini estirmişti. Ama o tarihten beri insanlık ilerlemiştir. Türk
demokrasisi Fransa Devriminin açtığı yolu izlemiş ama kendine özgü seçkin özelliği ile gelişmiştir.
Çünkü her ulus, devrimini toplumsal olan hal ve durumuna, düzenin değiştirilmesi ve devrimin oluş zamanına
göre yapar... Her ne kadar ulusların ve demokrasilerin işbirliği etmeleri gerekli ve olası ise de, işbirliği
ancak bir tek amaçla, yani barışa yönelikse gerçekleşir ve yararlı olur." Atatürk,
Neue Freie Presse muhabirinin bir sorusunu yanıtlarken de, Avrupa'ya bakış açısını şöyle
özetliyordu: "Bizi aşağı
olmaya mahkûm saan Avrupa bununla yetinmemiş, yıkılışımızı hızlandırmak
için ne gerekiyorsa onu yapmıştır. Batı ve doğu zihinlerinde birbirine karşı iki ilke söz
konusu olduğunda, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa'ya bakmalı... İşte Avrupa'da
daima mücadele ettiğimiz bu zihniyet vardır. Biz ulussever, gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün
daha açıyor, içte ve dışta olup bitenleri görüyoruz. Ulusumuzun uygar uluslarla ilişkilerini kolaylaştırmak
yararımızın gereklerindendir."
Aslında
Atatürk'ün kafasında olan "batılılaşma" değil, "uygarlaşma"dır. Üstelik de, kendi ulusal
özelliklerimizi koruyarak uygarlaşmaktır. Türk
tarihinin gün ışığına çıkarılması çalışmalarını Atatürk başlatmıştır.
Bir yandan Orta Asya'ya, öte yandan Hititlere, Anadolu'nun tarihsel derinliklerine kadar gidilmesinin öncüsü Atatürk'tür.
Taklitçi saray kültüründen, Anadolu'nun bin yıllık kültür sentezine dönüş Atatürk'ün eseridir. Atatürk
ne yabancı sermayeye karşı olmuştur, ne de başka uluslarla işbirliğine... Ama - her konuda
olduğu gibi - bu konularda da vazgeçilmez bir önkoşulu vardır: Toplumun ortak yararı ve eşitlik!
Yabancı sermayeye evet;
ulusal çıkarların ve bağımsızlığın zedelenmemesi koşuluyla! Bir
kez daha yinelemekte yarar var: Kemalizm batının desteği ile değil, batıya karşın bir uygarlaşma
hareketidir.
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
 |