KISLALI'DAN

ANASAYFA
Girdigi Muharabeler
iSTiKLAL MARSI
Galeri
Atatürk
Atatürkçülük ve Kemalizm
10.YIL NUTKU
Gençlige Hitabesi
Asker Atatürk
DEVLET ADAMI OLARAK ATATÜRK
T.C. Siyasi Tarihi
Seçmeler-1
Seçmeler-2
Atatürk Vecizeleri
Memleketimden insan Manzaralari
Hazirlayan/letisim

   Atatürk, ölümünden iki yıl önce şöyle demişti: "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür."
               Birçok özdeyişleri var. Ama bu, onlar içinde özel bir yere sahip.
               Bir büyük devrim, bundan daha güzel ve özlü bir biçimde anlatılamazdı.

               Kemalist Devrim, her şeyden önce bir "kültür devrimi" idi. Çünkü geri kalmış ülke devrimleri her şeyden önce bir kültür devrimi olmak zorundadır.
               Bir Fransız Devrimi'nde, toplumun altyapısı çoktan değişmişti. Kapalı tarım ekonomileri geride kalmıştı. Feodal beyler güç yitirirken, sanayi ve ticaretin güç kazandırdıkları öne çıkmıştı.
               Kırlar boşalıyor, kentler gelişiyordu... Yeni bir düzen kurulmuştu. Yeni koşulların yarattığı, bir "yeni insan" söz konusu idi.
               Fransız Devrimi, temelde, "eskimiş kurum"ları yenilemekten öte bir anlam taşımaz. Yani, o değişen yapıya ayakbağı olmaktan başka bir anlamı kalmamış olan kurumları... Oysa Anadolu devriminde, ne değişen altyapı vardı, ne de yeni altyapının ürünü olan "yeni insan" .. Fransa'da devrimi "yeni insan" gerçekleştirdi. Türkiye'de ise, devrim, "yeni insanı" yarattı. Yeni insan da "yeni altyapı"yı!
               Gelişmiş ülkelerin devrimcileri, değişmenin arkasından yürürler. Geri kalmış ülkelerin devrimcileri ise, değişmenin önünden... Birisi katardır, birisi lokomotif.

               Kemalizmin erek aldığı "yeni insan", nasıl bir insandı?
               "Üreten, hakça paylaşan, özgürce düşünen, kendi kendini yönetebilen" bir insan... "Kul"luktan, "yurttaş"lığa geçmiş olan bir insan!
               Atatürk'ün, devrimin temelini oluşturduğunu söylediği "kültür" nasıl bir kültürdü?

               Laik, demokratik ve ulusal bir kültür.
               Laiklik, sorunlara aklın ve bilimin ışığında çözüm arayabilme yolunu açıyordu... Demokratiklik, - kadın erkek eşitliği dahil - eşitliği ve özgürlüğü içeriyordu... Ulusallığın ise iki yönü vardı.
               Bir yandan, kendi tarihsel köklerine ve özkültürüne kadar gitmek... Öte yandan, O "ulusal öğeleri" - Atatürk'ün uygarlık olarak nitelendirdiği - evrensel kültür değerleri ile beslemek.
               Ve giderek varsıllaşan ulusal kültür ile uygarlığa katkı yapmak.

               Atatürk'ün "kültür devrimi" - bazılarının öne sürdükleri gibi - Anadolu insanını köklerinden koparmadı... Tam tersine, Osmanlı döneminde unutulmuş ya da unutturulmuş olan geçmişi ile buluşturdu. Ve küçümsenmiş, horlanmış olan "halk kültürü" ile tanıştırıldı.
               Atatürk şu sorunun yanıtını araştırıyordu:
               "Türklerin Anadolu'da bir aşiretten bir devlet kurmaları olanaksız olduğuna göre, bu olayın gerçek yönü nasıl açıklanmalıdır?"
               Bir yandan Anadolu'nun tarihi ve geçmiş kültürleri - binlerce yıl öncesine giderek - bir bütün olarak ele alındı ve benimsendi... Bir yandan, Türklerin tarihi Orta Asya'ya kadar uzanarak araştırıldı...
               Bir yandan da, Arap ve Fars kültürünün etkisi altında yozlaşmış Osmanlı aydının kültürü değil, özgüllüğünü koruyan halk kültürü öne çıkarıldı.
               Tarih devrimi, dil devrimi, harf devrimi, okuma seferberliği, halkevleri, halkodaları, Köy Enstitüleri, folklor araştırmaları, hatta müzik devrimi... Hep - bu ulusallıktan evrenselliğe yönelen - "kendine dönüş"ün köşe taşlarıdır.

               Atatürk için batılılaşma bir "amaç" değildi. Sadece bir "araç"tı.
               Taklidin her türüne karşıydı. Çünkü, "çağdaşlaşabilmek" için "yaratıcı olmak" gerektiğine inanıyordu.
               Atatürk'ün kültür devrimini "batılılaşma" sananlar, Kemalizmi hiç mi hiç anlamamışlardır!


ATATÜRK ve BATI

               Kurtuluş Savaşı yeni bitmiş. Cumhuriyetin temel taşları konulmaya başlamıştı.
               Daha sonra İngiltere tahtına oturacak olan Prens Edward, ülkesinin sömürgesi olan Hindistan'ı ziyaret ediyordu. Top ve trampet sesleri arasında gemisinden indi. Ve büyük bir düş kırıklığı yaşadı.
               Kendisini karşılamaya sadece birkaç mihrace ile birkaç yerli görevli gelmişti. Üzgündü. Babası Beşinci George'a bir mektup yazdı.
               "Acaba bu durum, Gandi'nin düzenlediği bir aşağılama gösterisi midir?"
               İngiliz Kralından gelen yanıt tarihe geçmiştir:
               "Hayır! Bunun nedenini Mustafa Kemal'in açtığı Kurtuluş Savaşında aramak daha doğru olur..."

               Batının büyük devletleri, Kemalizmin kendileri için yarattığı tehlikenin bilincinde idiler. Bugün Ortadoğunun çağdışı krallıklarını, şeyhliklerini kendi çıkarlarına uygun görenler; o günlerde de Vahdettin'i destekliyorlardı.
               1922 (?)'nin Şubatı'nda, Mustafa Kemal Avrupa'ya bir kurul göndermeye karar vermişti. Amaç Roma, Paris ve Londra'ya Türk görüşünü anlatmaktı.
               Padişahın ajanları, kurul üyelerinden Katip Kemal Bey'in evine gizlice girdiler. Gizli belgelerin fotoğraflarını çektiler. Ve Vahdettin bu belgeleri, 6 Mart 1922 tarihinde, mabeyincisi ile İngiliz Yüksek Komiserliği'ne gönderdi.
               O dönemle ilgili olarak, Yüzbaşı Armstrong'un bşr raporunda şu satırlar yer almaktadır:
               "Padişahın lehinde bulunmak bize göre en sağlam siyasetti. Her emrimizi yerine getirmeye hazırdı..."
               Vahdettin'in güdümündeki İslamı Yüceltme Derneği'nin bildirilerinde şöyle deniyordu:
               "Yunan ordusunun, halifenin ordusu sayılması gerekir.. Asıl kafaları koparılacak mahlûklar Ankara'dadır... Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse, şeran kâfirdir..."
               Vahdettin'in Adliye Nazırı Ali Rüştü ise, "Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini" istiyordu.

               Şu sözler, ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee'ye ait:
               "Yeryüzünde hiçbir devrim, Kemalist Türk Devrimi kadar dünyada şaşkınlık yaratmadı."
               Toynbee birkaç kez Türkiye'ye gelip incelemeler yapmıştı. Koşulları hazır olmadığı halde, köklü bir devrimin hızla yükselmekte olduğunu görmüştü. "Mazlum milletler"in kalbi ve kulağı artık Ankara'da idi. Daha şimdiden, "dünün harap kasabası" Ankara, Londra'nın önüne geçmişti.
               Atatürk hiçbir yurtdışı geziye çıkmadığı halde; zamanın ünlü devlet adamları, krallar, şahlar, başbakanlar, Ankara'yı ziyaret kuyruğundaydılar.
               Batı, Atatürk'ten sonra devrimin yaşayabileceğine inanmıyordu. "Tek engel" ortadan kalkınca devrim çökecek ve batı "Lozan'da verdiklerini birer birer geri alacak" beklentisi yaygındı. Batının en büyük umudu da, Türkiye'deki "gerici güçler"di. Yani Atatürk'ü - ölümünden sonra - bizzat kendi ulusunun reddetmesiydi!
               Batı Atatürk'ü istemedi, çünkü çıkarlarına aykırı idi. Ama bükemediği eli öpmek zorunda kaldı... Zamanın İngiltere Başbakanı, kendi parlamentosunun önünde, çaresiz bir itirafta buluncaktı.
               "Böyle bir dahi ancak yüzyılda bir çıkar. O da bize rastladı..."

               Atatürk, batının desteğini alarak batılılaşma yolunda adımlar atmadı; tersine, Kemalizm bir anlamda batıya karşın batılılaşma anlamı taşıdı. Ama bu noktada, Atatürk'ün "batılılaşma"dan ne anladığını iyi görmek gerekir. Daha 1923'te şöyle diyordu:
               "Biz batı uygarlığını, bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Orda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlığı seviyesi içinde benimsiyoruz... Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve ulusun ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması zorunludur. Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklaması, batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak, kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz... Türkler bütün uygar ulusların dostlarıdır..."
               Peki Türk Devrimi, acaba Fransız Devriminin bir taklidi midir?
               Atatürk bunu da şöyle yanıtlıyor:
               "Fransa Devrimi bütün dünyada özgürlük düşüncesini estirmişti. Ama o tarihten beri insanlık ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa Devriminin açtığı yolu izlemiş ama kendine özgü seçkin özelliği ile gelişmiştir. Çünkü her ulus, devrimini toplumsal olan hal ve durumuna, düzenin değiştirilmesi ve devrimin oluş zamanına göre yapar... Her ne kadar ulusların ve demokrasilerin işbirliği etmeleri gerekli ve olası ise de, işbirliği ancak bir tek amaçla, yani barışa yönelikse gerçekleşir ve yararlı olur."
               Atatürk, Neue Freie Presse muhabirinin bir sorusunu yanıtlarken de, Avrupa'ya bakış açısını şöyle özetliyordu:
               "Bizi aşağı olmaya mahkûm saan Avrupa bununla yetinmemiş, yıkılışımızı hızlandırmak için ne gerekiyorsa onu yapmıştır. Batı ve doğu zihinlerinde birbirine karşı iki ilke söz konusu olduğunda, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa'ya bakmalı... İşte Avrupa'da daima mücadele ettiğimiz bu zihniyet vardır. Biz ulussever, gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün daha açıyor, içte ve dışta olup bitenleri görüyoruz. Ulusumuzun uygar uluslarla ilişkilerini kolaylaştırmak yararımızın gereklerindendir."

               Aslında Atatürk'ün kafasında olan "batılılaşma" değil, "uygarlaşma"dır. Üstelik de, kendi ulusal özelliklerimizi koruyarak uygarlaşmaktır.
               Türk tarihinin gün ışığına çıkarılması çalışmalarını Atatürk başlatmıştır. Bir yandan Orta Asya'ya, öte yandan Hititlere, Anadolu'nun tarihsel derinliklerine kadar gidilmesinin öncüsü Atatürk'tür. Taklitçi saray kültüründen, Anadolu'nun bin yıllık kültür sentezine dönüş Atatürk'ün eseridir.
               Atatürk ne yabancı sermayeye karşı olmuştur, ne de başka uluslarla işbirliğine... Ama - her konuda olduğu gibi - bu konularda da vazgeçilmez bir önkoşulu vardır: Toplumun ortak yararı ve eşitlik!
               Yabancı sermayeye evet; ulusal çıkarların ve bağımsızlığın zedelenmemesi koşuluyla!
               Bir kez daha yinelemekte yarar var: Kemalizm batının desteği ile değil, batıya karşın bir uygarlaşma hareketidir.